30 Kasım 2011 Çarşamba

dur

yükümde değil derdim zulüm gören herkesi kurtaramama duygusuyla yol alamamam
yola daha fazla kişi alamamam
yolu bulduramamam
ışığı gördüremem
netlik kazandıramamam
kısa yolu uzatmam
penceremi kırmam elleri tutamamam
parçalanıyorum gün be gün
saat saat
engellerden atlamıyorum
çekiyorum önümden
yenilerini boyuyorum koyuyorum önüme
arkamda kalanlar aklımda hep
önümü görmüyorum
kalabalık
çığlıklar
zaman yok
kabanım yetmiyor üşüyenlere
zebanim benim peşimdeyken herkesi biçiyor
benim zebanim
öfke dolu yaratığım benim
sıcaklığım kayboluyor
soğukluğum hep oltamda
volta atıyorum kafesimde
ve dünya hep dönüyor
sanki bir saniye dursa herşey yerine oturacak, umurunda değil
dön ... dünyası dön
elbet duracaksın ruhum kafanı ... o zaman
yalvarmayacağım  
yere kapanmayacağım
gökte yüzüm
ellerim şükürde
yaradanımla konuşacağım
belki kahvede içer dertleşiriz
yaptıklarını anlatacağım
uzayda her yer sakin bir sen delirdin
hep konuştun bize zaman vermedin
hepsini söyleyeceğim
biliyorum hata bu
ama çok kafam ağrıyor
lütfen dur insanlara zulüm etme
öfkelendirme
şimdi sen düşün
ben biraz yürüyüp geleceğim...

6 Kasım 2011 Pazar

insanı baştan alır toprak

affet ALLAH ım sen affedicisin affetmeyi seversin günahlarımı affet
affet ALLAH ım sen affedicisin affetmeyi seversin günahlarımı affet
affet ALLAH ım sen affedicisin affetmeyi seversin günahlarımı affet
affet ALLAH ım sen affedicisin affetmeyi seversin günahlarımı affet

(mezarlıktakilerin isimlerini okuyarak buldum bedenimi küçük küçük karıncalar bizim ne için ifade ettiğinden habersiz taş taşıyorlardı mezarlıkta. su biidonları dolduranlar çoğunluktaydı, ağlayan bireyler vardı bide. ilahi bir müzikle dini kitaptan okunuyordu hadisler ayetler. etraf sessizdi ama toprakta yatanların sessizliği duyuluyordu. su iyi gelmişti onlara eminim serinlemişlerdi. daha fazla bir şey isteyemedi bedenleri üzerindeki çiçeklerinde çok hoşuna gitmişti su bol bol döküldü. aşağa inmek için pek vakti kalmayanlardan saydım kendimi. hayat faniydi ama sanki zamanda yok gibiydi. sanki mezarımı ararken buldum gözlerimi. sanki bedenim toprağımı kazmak istiyordu.)

 epeydir söylediğim mezar şarkısı vardır. beni bilen bilmez. çünkü her vakit her olmadık vakit yada her müsait vakit kendime söylerim bu parçayı. anlamsızdır fakat toprak kokar. o yüzden TANRIM affedicisin affetmeyi seversin bizi affet...günahlarımızı affet...beni bilen bilsin biraz daha bilsin bugün bir mısra okusun benden...

ben ölücem kim giricek mezara
ben ölücem kim giricek mezara
ben ölücem kim giricek mezara
ben ölücem kim giricek mezara

28 Ekim 2011 Cuma

yarın bayram

bombalar altında et parçaları dolu
fikirlerde ufacık etmek var ülkeleri
ellerindeki şekeri almak kendi şekerlerini kullanmamak var akıllarında
ve inanç uğruna cihad var
bileksiz silah var ellerinde
gözlüklü ajanları var 
fiskosta fiskos
uçakları var kendi göğünü delenlerine atılan
tanrım senin işinede karışır olmuşlar
deprem dediler bize ama adı başka 
adını ben şey koydum 
ibnelik koydum 
aklım almadı yeri sallayıp apartmanları yıkıyormuş silahları
o kadar korkaklar ki tanrım 
senin üstüne iftira atıyorlar
cehennem 
bazen cidden aklıma geliyor
ben anlatmaya çalışırken hatamı; insanları kırdım diye üzülüyorum
fakat adamlar bir bebeği bir aileyi bir mahalleyi bir kasabayı bir köyü
bir şehri bir ülkeyi yerli bir etmeye kalkıyorlar
karşılığında sanki gençlik iksirini alacaklarmış gibi
sanki bu benzin hiç bitmeyecekmiş gibi
sanki kuzu bir gün diş göstermeyecekmiş gibi
sanki kuyu onlarıda yutmayacakmış gibi
sanki cinderella her gün yer silecekmiş gibi
tanrım elindeki sopa her gün bir yerde başlarına vurduğun yetmemiş 
önlerine bakmaktan yukarı bakamaz olmuşlar
kendi çocuklarının dışında her çocuk ölmeyi genç yaşta hak etmiş sanki
yol uzun 
yol dar
harita kaybolmuş
ışık solgun
bayram kutlamamaya kadar gitti iş
yapanın yanında kaldı
tavlayı koltuk altımıza verip gönderecekler bizi
elimizde yüreğimiz var
ağzımızı bıçak açmayacak yakında
yarın bayram 
yarın bayram ve ben elimde bayrak yürümek istiyorum sokaklarda
elimde bayrak elimde yol arkadaşım yürümek istiyorum sokaklarda...
ve eminim yanımda yakınımda kürdü ermenisi lazı çerkezi 
sünnisi alevisi...
mekteplisi alaylısı
çocuğu annesi
yaşlısı ergeni
birlik kokan o güzel havada her kendini türkiyeli gibi hisseden herkes
sokakları kırmızıya boyayacağız...

yarın bayram...

 

25 Ekim 2011 Salı

nevrotravmapsikopiskoz

gözü yaşlı ellerim duvarlara geçmiş tırnaklarım dökük
omurgam beynimden fırlamış gökyüzünde bulut aramakta
kemiklerim ağır tuğlalara bağlı
iliklerim iliklenmiyor 
sesimde ses yok dudaklarım bağlı
tavanım pas tutmuş
vücudumdaki demir küflenmiş
eteğim zili bozulmuş
antibiyotiklerim biyomekanik travmalarımla sanrılarıma savaş açmış
avuç diplerim gömülmüş
dişlerim kireç tutmuş
güzel düşünmekten çok uzaktayım 
mesela taa oturma odasında
sütlü ihtiyacımda boğuluyorum
tuvalete boşalıyorum
ağlıyorum
başaramadığıma üzülmüyorum artık
sadece yalnız kalmak istiyorum belki
zan edersem o zaman başarabilirim
yer yüzünde sadece ben kalırsam başarabilirim
pusulamla bulurum yerimi
bide kaşık alırım yanıma yemek yerim belki
bir gitarım olsa
yürürüm 
ölene kadar
bir uzatma uzun sürmez di mi?

24 Ekim 2011 Pazartesi

pes valla

etmiyorum pes
bir uzun yol hikayesinin giderek yeşillenme ihtimali ile etmiyorum pes
bir otobüs bileti 1 taksi aksi param yansın sürekli elim part parmaklarım nersiz kalmasın
güneş geceye ne inatsa inadım bu tada
bu terlemeye ihtiyaç vücudum
gözümün önündeki kıskançlığımı ve içimin dibindeki egomu ateşlere atarım
senli kaderime bir yüzük takarım
sabah kalkınca bir kravat isterse boynum sarıl boynuma
kızımdan çok şey öğreniceksin annesili ve neşeli pazarlar var daha
bir olta sallayacağız en ön sıradan huzur kapacağız
bir pes etmedir insanı yıpratan isteklerini şeytana sızdıran
bu sebeple etmiyorum pes
her şey vaktinde olup biterken bir manevi güç hep beni gülümsetirken döner miyim sırtımı
'pes valla' dedirtmek varken, düşman çatlatmak, arkadaş çıldırtmak varken
yüzüm sana dönük ölmek
burnum burnunda olmak
ellerim başının tacıyken gitmiyorum
gözlerimi dillendiren, parlamasına sebep olan gözlerin bendeyken
gidecek yer gösterin bana
başka eller mi başka dudaklar mı
yapmayın güldürmeyin beni anlatıyorum ya
dinlemediniz mi?
rüyalarımda saçlarından halı dokuduğum o saçlardan kocaman bahçeli ufacık evler yaptığım içine 2 çocuk koyduğum kadını anlatırken demeyin öyle!
şimdi gitmek istese ki inatçıdır hırçındır kızım
ben gidiyorum dese
sırtını bana dönse
bilin ki gitmez
bilin ki gönlü bende
yüzü suyu bende
bilin ki etrafında dolaşıp önüne geçtiğimde o yine benim,
o yine evim,
o yine kızım,
o yine noktalarımı birleştiren anlam veren sözüm, nazım, sabrım ve varlığım
suratını assa aklım mum gibi erir
el vermese elim soğur
bakmasa üşürüm titrerim
ha işte benim kadın lafın üstüne basar
oda geliyor işte...
gel bebeğim...


24 Eylül 2011 Cumartesi

karman 1

ihtimaller dahilindeydi katliam
tırnaklarımla koyduğum tuğlaları sinirlerimle yok etmek üzereydim
terasımda hala bir çimenlik istiyordum
elimde gazete sallananda sallanmaktan alı koyulamayan tüylerim pardon düşlerim vardı
çorbamda kahırlarım nasırlarım kulunçlarım vardı
birde tuz
paletle yüzmek ne güzeldi deniz gözlüğüyle onu denizde dikizlemek
dilimde kaynayan kazanın bedeli hayallerimi gerdi
duvarlarım geçmişimi deldi
bir de baktım o tekrar geldi
yemyeşil bir beyazlığın en arkasında bir su damlasının içinde el sallıyordu, sinirliydi
geç kalmışlığıma küfür yağdırıyordu aslında
unuma eleğime karışıyor senem ve dünyam oluyordu
bal kovanıma parmak sokuyor hayatıma gül atıyordu
siyah beyaz türk filminden çıkmış ayşecik ve ömercik taklitleriyle güldürüyordu beni
kah dumanlıydı kah sadeydi
ama hep tatlıydı
fındıklıydı
köşedeki marketten çikolata çalmaya giden eli hep boş dönen kepli ufaklıktı
doğrucuydu ama davutu sevmezdi
ensemi şaplaklayan sonra önümden kaçan hınzırdı...
ayakları nasırlı eli hasırlı gözleri kasvet dolu kadın
yakın onsuz geçen günü
satın vazolara konmuş gülleri
varın sona, varın tüme, varın bana


4 Eylül 2011 Pazar

kızım dur...kırıldı vazo...kırılsın..hopla kızım üstünde

5 gram aklımla bir dünya tartıyorum bazen
10 parmağımda yüzlerce becerisizlik ve ezilmiş güvenim
yüz yaşınada gelsem her sene ilk senem gibi
evimin karşı penceresindeyim hep
parktaki banktaki çifte gıptayla bakan elinde dondurma yalayan velettim
bazende eli çekirdekli...
ben küçükken benim bulunduğum takım kendini ve maçı hep kaybederdi
ben şimdi otuzundayım  hala olduğum takım kayba keder
ben şimdi otuzundayım ya kızımda yakında
ben şimdi otuzundayım ya afet bir kadının koynundayım
ben bu ara otuzum çok sıkılırsamda yokum
bakkala ekmek almaya giden çocuğum
doğrucu davudun yeğeniyim
cimri keyfiminde kardeşi
ben bilmeden ladese giren dedikoducu bir çimenim
ben ayrıca gepetto ustanın bitirmeden köşede unuttuğu pinokyaya bakarak büyüyen bir oyuncağım
ben bateri solodaki tısım
patlak lastikteki fısım
gelsene kızım...
olmayan kızımı ne çok özlüyorum
şimdi olsada uyutmasa ne güzel olurdu
şimdi olsa gözdemle mışıl mışıl uyusa bende baksam sallanan sandalyede elimde kahve
açık pencereden ay vursa yüreğim ince bir sızıyla ufak ufak titrese
ben yazının başlagıcındaki tutarsızken yazının sonunda...
bir baba
bir koca
bir ...


27 Haziran 2011 Pazartesi

kıskan ç mak

beşi bir yanını sarar kıskan
kıskan aslında pis kandır, kene gibi emer vücudunu kendini insan sananın
gözlerini kilitler bakışlarını yönünü o belirler
ellerini kurutur sinirlerini doldurur
ortasındaki ç sovyet sosyalist cumhuriyetler birliğindeki ç gibi

bir orak gibi
yemyeşil santim santim otları milimetre yapmak
bir çekiç gibi
fabrikadan yeni çıkmış bir çiviyi tahtaya basmak
devrim gibi
sevda güllerini mantık tüplerine koymak
kıskan ve mak gibi
2 ümitdaşın yoluna set atmak
bir boğanın boynuzlarından tatmak gibi kıskan
bir derenin upuzun dev ağaçlara haykırışı gibi mak
elde kalan saç teli
yelde akılda kalan düşün gibi
ellerini kaba etine dolamak, dudaklarıyla oynaşmak gibi
hem savaş hemde barış gibi
hem dost hem oyevski gibi
bir kelime bir işlem gibi
uzaklarda gördüğüm yel ve değirmeni gibi
ona bulaşan donla kişot gibi
sanchoyla panza gibi
bir su molekülünün aksi taktirde çirkin şekil alması gibi
çayın Karadeniz de tatsız tuzsuz olması gibi
elimden hiç bir şeyin gelmemesi düşlerime piskanın gelmesi gibi
sakallarıma tahammülümün az olması bıyıklarıma olması gibi
burnumu yalnızken harikulade karıştırmam gibi
bir kendi şişesinde zafer gazoz gibi
aslında söze başlayınca sevmek gibi
ama diğer taraftanda madalyonun ön yüzüne en uzak yerindeki gibi
kara gibi koyu gibi
çok ekşi çok acı gibi
gitarla sapı gibi
ben diyim 100 metre sen de 300 metre gibi
bu sokaktan dön sonra bakkalın yanı gibi
209 numaralı oda nalan hanıma ödeyin faturayı gibi
akşamla gündüz rakıyla balık gibi
pastırmayla siniri gibi
senle ben gibi işte
neden lafı dolandırıyorum

9 Mayıs 2011 Pazartesi

her gün daha

her gün daha güzelleşmek her yiğidin harcı değil
her sabah güzel uyanmak güzel düşünmek
her dertte problemsiz çıkmak işin içinden
her soruyu vicdanlı cevaplamak

her takılma da takılmadan yol almak
her yolda el vermek hayallere
sımsıkı bedenlerde sımsıkı ruhlarla dans etmek gecelerde
bütünden taneye sevmek taneden bütüne saymak
geceleri yıldız yoksa isyan etmemek gökyüzüne
sabahları üstün açıksa sokulmak yamacına

gezmek okumak görmek
her anı fotoğraflamak
yeşilliklerde yeşillenmek, suda berraklaşmak
her kıyıda, her durakta anlatmak güzelliği
eller yaşta gözler nasırdayken gökyüzünde 2 bulut aramak
2 elma gönül alma oynamak
sen olmak
sen olup ermek sevdaya
ben olmak
ben olup pişman etmek kendini
sen olmak
sen olup dallarında rengarenk çiçekler açmak
ben olmak
ben olup sımsıkı yek vücut olmak

8 Mart 2011 Salı

ağlasın bütün melekler

ben gökyüzüne yükselemeyeceksem ağlasın bütün melekler
gökyüzü ağlamayacaksa bugün halime
ellerin gelmeyecekse elime
kaldırma kuvveti kafamı yere alsın
ciğerlerim kessin nefesimi

TANRIM gördüğün halim derde bulandı
yarattığın kadın yüreğimi dağladı
gözleriyle bana yalan ağladı
al bedenimi
al ruhumu
al hayallerimi

kırılan porselen rüyalarım rüzgarla dağıldı
geriye en geriye giden bedenim ak
başımın ucundaki yetmemişliğimi yak
gökyüzü;
al bedenimi
al ruhumu
al hayallerimi

melekler satılmış kanatlarınızı arıyorum
şeytanla pazarlığınızı görüyorum
insan sizden daha değerli şimdi
gelmeyin günahlarımı yazmaya...
saydım... yerim belli
yeryüzü;
al bedenimi
al ruhumu
al hayallerimi

7 Şubat 2011 Pazartesi

cadılar ve bayramları

çıkardık kılıçlarımızı başladık yola, şarkılar söyledik, dere tepe düz gittik.
cadıların boş zamanları yoktur girdiler içimize
kadınların hoş zamanları çoktur erkekleri için
zayıfların yanında çok kaldık zehir olduk birbirimize
kibir olduk, kıskançlık çorbaları içtik sabahları geceleri
en hayal olduk dudakların ıslaklığında
ne boz olduk ne ak olduk ne al
saydam olduk aldık her zehri kanımıza...
kılıçlarımız bilendi sona yaklaşıldı
hedeflerimizi bulup işi bitirmekti plan
karanlığa mı düştük ne?
ses duydum
yardım istedi biri
gittikçe yaklaştı ses
gözlerim ışığı gördü
kılıç yüreğimi buldu
kılıcım yüreğini
çekmeden kaldık
çekemeden
arkamızı dönüp koşarak kaçalım demek istedim
o sıcaklık beynimi yaktı
yığıldım yere
peki midemi yakan neydi?
ayrılık çanları kulaklarıma basınç yapmak zorunda mıydı?
yalan rüzgarları alıp götürdü beklenmedik kugularımı
saldım sanrılarımı
kattım kararsızlığıma
yerden kalkamadım
yetmedi sevgim
ayrılık ağızda durduğu gibi durmaz demek istedim
öldüm

27 Ocak 2011 Perşembe

yazdı




o zamanlar yazdı, güneş güzel yön gösteriyordu o vakit. Sanki şimdi hiç daha güneş açmayacak gibi her sabah doğan şey kalbime batıyormuş gibi her sabah doğan şey tembelliğimi yağlandıran, ellerimi ayaklarımı donduran buz kalıbı gibi...sabahları güzel kahvaltıları vardı o sabahların  uzun upuzun altın sarısı olmasa da bir ömür ellerimde kalacak saçları vardı, ıslak dudakları vardı uyanmadan öncede sonrada. sabahlar geceden haber verirdi yarının güzelliklerini.sabahın aydınlığı öyle hınzır öyle yaramazdı ki ilgilenmeden edemezdin, sonra ilgilenmesen de hep şakacı hep oyunbaz olacak zannedersin o sabahlarda. hayatımızda kaçırdığım tüm fırsatların listesine eklenir güzellikler huzur ve mutluluklar. o sabahlarda ayaklarındaki parmakların bile ayrı uyanır güne sanki o sabah son günleri son defa 70 kilogramlık bir devi son kere taşıyacaklar o gün onların bayramları kutlamaları kardeşlik yeminleri...işte tırnaklarında salak bir gülümsemeyle koyulurlar yola 20 parmak cezbederler eşlerini. o sabahlar boynu eğik bana bakardı selam verirdi ruhunu ruhuma çarpar kalbime hız verirdi. yola devam dedirtirdi. bir maymun bir maymuna nasıl kur yaparken bit ayıklama işlemini yapar öyle bakım yapardı. canım acırdı bazen salon penceresinden atlamak uçarken ki havayı canımın acıdığı yere vurdurmak isterdim. ama vurduramaz daha öncesinden atlayamaz vede uçamaz koştururdum o sabahlarda. kahvaltıda ne yeneceğine karar veren midelerin kararları doğrultusunda çay koyulurdu. sucuğun yanına yumurta kırılırdı kibarlığından. peynir masadaki yerini bir aristokrat gibi alırdı ama bütün masa ona deli derdi. meyve suları zeytin domates yolda olurdu ellerimde. patatesler soyulurlar, bölünürler ve diri diri kaynayan kazana atılırlardı. bunu gören çaydanlık bir kampanya başlatır bu emekçi kardeşlerimizin yanındayız ve bizde kaynayabiliriz arkadaşlar diyip bütün su moleküllerini harekete çağırırlardı. domates, zeytin, meyve suları masadaki arkadaşları görürler selam verirler domatesler doğranmaya zeytinler tabağa meyve suları da bardaklara doğru yollanırlardı. sonunda her şey görkemli bir şölen havasını alır masa komuta zincirinin komutası çatallara verilir ve her şey afiyetle tüketilirdi o sabahlarda. sonra güneş bedenlerimize daha işleyene kadar hareketsizliğin tadı çıkartılırdı. o yaz sıcak olarak kaldı...daha sıcak yazım kalmadı gibi şimdilerde ..daha çok söylenecek kelam vardı...boğazıma yıkılıyordu sözcükler ...çektim perdeleri eyledim viran...